Ana içeriğe atla

Kör


Sadi ne oldu neyin var diyerek  başımda dikilmiş bekliyordu. Şaşkın şaşkın suratına bakıyordum ki devam etti o korkmuş haliyle, niye bağırıyorsun oğlum söylesene ne oldu?

-Ne olmuş, ne bağırması dedim sadece.

-Dalga mı geçiyorsun benimle, çık lan kafamdan diye bağırıyordun, birde ağladın mı sen? Onca yıldır buradayım hiç görmedim ağladığını senin dedi.

-Doğruldum koltukta, bağdaş kurup gözlerimi ovaladım. Boş bakışlarla, rüyaydı herhalde, ya da umarım öyledir diye iç geçirdim.

-Ne rüyası bu böyle, hem sen ne ara uyudun, kolay uyuyamazdın sözde, daha şimdi buradaydım diye sırıttı.
-Anlatırsam soru sormayı kesecek misin dedim başımdan savarcasına.

-Sen anlat düşünürüz dedi.

Ormanın ortasında uyanıyorum, kapkara orman, sanki yeni yangından çıkmış gibi, yeşil bir şey göremiyorsun doğru düzgün. Gökyüzü parlak, masmavi, ama orman sanki soğuruyor o rengi. Sonra ayağa kalkıyorum, ama ayağa kalkmış gibi değilim, yani çok yükselemedim olduğum yerden diye düşünüyorum. aşağı bakıyorum simsiyah pençelerim var, bildiğin pençe aslan pençesi. Şok oluyorum kendimi görünce, ama bir farklılık hissetmiyorum gördüğüm pençe dışında, yani hala insan gibiyim, öyle hissediyorum. Ormanın isi pasından mı yoksa kendiliğinden mi böyle bilemiyorum ama pençelerimin karalığı takılıyor aklıma. Televizyonda fark edemiyor muyduk acaba hep mi böyleydi aslanların pençeleri diyorum kendi kendime. Ağzım kupkuru, bir su birikintisi umuduyla çıkıyorum yola, etrafta kapkara kalmış, yapraksız, çiçeksiz ağaçlardan başka hiçbir şey yok. Derken karşımda bir aslan daha görüyorum, hemen yanına ilişip bir su diyorum, yalnızca bir suya ihtiyacım var, nereden bulabilirim diyorum. Başımı okşuyor, fark ediyorum ki, onunda pençeleri kapkara benimki gibi hatta vücudunun yarısı o halde. Gel benimle diyor, yürüyoruz mavi çatılı kara çölün içinde, koklaya koklaya, ağır ağır gidiyor, onu takip ediyorum. İleride bir aslan görüyorum, her yanı simsiyah, bir tek kuyruğunun ufak bir kısmında beyazlık var, yüzü yara bere içinde. Yanında duruyoruz, benim durumumdan bahsediyor yarımkara olan tamamı siyaha bürünmüşe ve boşluğa doğru bakıp o sana yardım edecek diyor. Sonra hiç bir şey söylemiyor siyah olan ve bir adım atıyor bin adımmış gibi gelen ve önümüzde su birikintisini görüyorum. Kafa mı sallıyorum etrafıma bakıyorum, bu hep burada mıydı diyorum kendi kendime, ve içmeye başlamak için can atıyorum. Ama yapamıyorum. Çok basit bir şey bu, neden yapamıyorum bunu diyorum kendime, niçin içemiyorum o suyu, niye eğilemiyorum? Siyah olan böyle içeceksin diyor ve eğilip içiyor. Aynısını yapıyorum ve suyu içiyorum, kana kana, çölün ortasında vaha bulmuşcasına.

Beynim olanlara anlam veremiyor, bu kadar temel bir şeyi birisi söylemeden yapamamış olmama şaşırıyorum. Yarımkara içimden geçirdiklerimi duymuşcasına konuşmaya başlıyor, gördün mü bak, nasılda halletti su ihtiyacını senin, bende senin gibiydim ve bana da yardım etti, susuzluğumu giderdi, hatta yanında durmama bile izin verdi diyor ve suya girip çıkıyor. Beyazlık iyidir diyor, ormanın karasından kurtulmak için sende arada aynısını yapmalısın diye de ekliyor. Ben şaşırıyorum, çünkü hala yerinde duruyor siyahlıkları yarımkaranın. Ama diyorum senin hala bir yerlerin siyah. Olur mu öyle şey diyor bembeyazım işte. Anlam veremiyorum. ama az önce siyah hakkında söylediklerinden ötürü minnet duyuyorum can suyumu verene. Siyaha hayran hayran bakıyorum, benim susuzluğumu giderdin, harikasın diyorum. Etimden bir parça alıyor, canım acıyor, bağırıyorum. Yarımkara, senin iyiliğin için yaptı, etinden aldığı yer kararacaktı diyor, ve başımı okşuyor, inanıyorum, su birikintisinde kendime bakıyorum ve şaşırıyorum, başımda siyahlıkların oluştuğunu görüyorum, tam yarımkaraya anlatacakken uyu diyor. Bir robotun komutlara tepkimesi gibi uykuya dalıyorum.

Uyanıyorum, yanımda yarımkara, diğer yanında siyah, bana bakıyorlar, yola çıkıyoruz suyunu iç diyorlar. Birikintiye yaklaşıyorum tam suyumu içecekken yansımam da siyahın etimden aldığı yerin kapkara olduğunu görüyorum. Yarımkaraya anlatıyorum, sen siyah olduğunu sanıyorsun , orası aslında beyaz diyor, inanıyorum. Neden inanıyorum? Benim su içmeme vesile olan birisi yalan söylemez diyorum ve onlarla yoluma devam ediyorum.

Her acıkmam da, her tehlikede, her bir eylemimde yarımkaradan yardım istemem gerekiyor, ve her seferinde siyah olan devreye girip bana normalde yapabileceğim, doğamda bulunan, herkesin yapabileceği şeyleri gösteriyor ve ondan sonra yapabiliyorum. Yıllarca böyle devam ediyor, anlam veremiyorum, çok basit şeyler olmasına rağmen siyaha ihtiyaç duyuyorum. Siyahın yaptığı şey çok basitken yalnızca bana böyle yap demesi yeterken her seferinde faiziyle ısırık alıyor etimden. Her öğretisi, herkesin yaptığı gibi basitçe konuşmak, hatta diğerlerinden daha az, daha özensiz yaptığı halde, misliyle faiz bindiriyordu sözde öğretilerine, beslenmeme yardımlarına, tehlikelerden korunmama. Her yarımkaraya isyanımda, beni kandırır gibi sakinleştiriyor, aslında faiz almadığını, aslında öğretilerinin, beslemelerinin çok başarılı, iyi niyetli, cömert olduğunu söyleyip duruyor. Her seferinde inanıyorum. Neden inanıyorum?

Yılların ardından beynimin büyük kısmı siyahın faizleri ve yarımkaranın şefkatiyle beraber kendine inandırışlarıyla dolup taşıyor. Vücudumda çok az koparılmamış et, yarım siyah yarım beyazlarla rüyadan uyanmışa dönüyorum. Etrafıma bakıyorum, gökyüzü hala mavi, orman hala siyah. Yarımkara hala burada, siyah hala yanında. Ama ben, o etleri kopmuş, beynimde farklı düşüncelerle, aydınlanmış, farkındalığa kavuşmuş halde buluyorum kendimi.

Başkalarını görüyorum etrafta, onlarında başkalarına öğretilerini görüyorum, davranışlarını seyrediyorum. Gördüklerim, öğrendiklerim beni şaşkına çeviriyor. Etimden koparılmaya gerek olmadığını, koparılmadan da siyahlığın engellenebileceğini öğreniyorum. Siyahın öğretilerinin aslında doğanın kanununda olduğunun farkına varıyorum. Yarımkaranın bana minnetler duymak zorunda bıraktığı siyahın öğretilerinin, herkes tarafından yapılması gerekli bir davranış olduğunu öğreniyorum. Alınan faizlere, vücudumun paramparçalığına, minnetlerime, yarımkaraya inanışlarıma iç geçiriyorum. Dövünüyorum, geçen yıllarıma acıyorum.

Bu aydınlanış ardından açılmış gözlerimle tekrar siyaha ve yarımkaraya bakıyorum. Yeni bir aydınlanış yaşıyorum. Yarımkaranın gözlerinin görmediğini fark ediyorum. Sarsılıyorum. Yıllardır bana yardımcı olan, beni uyandığım yerden alan başımı okşayan, beni kopartılan etlerimin siyah olmayacağına inandıran yarımkaranın, gözlerinin görmediğini anlıyorum. Ormanın içinde koklayışlarla ilerlemesinin, suya girdiğinde temizlendiğini sanmasının, etlerimin kararışını anlamayışının sebebini onca yıl sonra idrak edip yıkılıyorum. Hüngür hüngür ağlıyorum.

Sadi'nin afallamış bakışlarında rüyanın bu kadar olduğunu söyleyecekken, bardağın yere düşmesiyle irkilip yerimden hopluyorum. Islandığını fark ettiğim klavyenin tuşlarından başımı kaldırıyorum, anlam veremeyip, bilgisayarın ekranında açık olduğunu gördüğüm yazı belgesini kapatıp, yatağıma geçiyorum.

Fatih Şanşalı

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Çarpı İki

 Sevgili Günlük; Bu gün 48 yaşıma basışımın  yirmi birinci saati. Neler değiştiğine anlam vermeye çalıştığım vakitlerden birinde daha beraberiz. Sanırım bu geçen 48 yılda en çok konu olan şey, unutulan onca anı. Beni üzen ise o unutulan anıların yerine yenilerini koyamıyor oluşum. Bu duygusallıktan mı yoksa tam tersi duygusuz oluşum sebebiyle mi anlam veremiyorum. Adımlar atmaya çalışıyorum, hem kendime hem insanlara. Ama beceremiyorum. Yorgunluklar, üzüntüler, kırılmalar da yaşım sebebiyle daha çok yoruyor beni. Sanki beynim her şeyi ikiye çarparak bana geri veriyor gibi. Ne kadar çok üzülürsem o kadar mutlu oluyor gibiyim, çünkü o kadar acıkıyorum aslında negatiflikten çıktığımda pozitife. Ama aynı şekilde dibe vuruyorum bir anda, o da tokluğun getirdiği ağırlıktan olsa gerek.  Beynimin aldatmalarına hakim olmaya çalışıyorum. Ama bunu bana düşündürtenin beynim olduğunu unutuyorum. Suç mahallini inceleyip katili yakalaması emredilmiş katil dedektif gibi. Kendi delillerim...

Dükkan

Düşün düşün düşün!  Sorgula!  Empati yap!  "Hayat sen planlar yaparken yaşadıklarındır!"  Mıdır acaba? "Tam ait olduğum yerdeyim. Derimin altında. İstersem Taj Mahal'de kahvaltımı yapar, istersem Adriyatikte batırırım günümü. Tam ait olduğum yerdeyim. derimin altında"  Olur mu ki öyle? Batar mı güneş Adriyatikte?  İnsanları anlama senesi. Her tamam diyişin altından yeni bir numune baş veriyor kemiğin ete bürünmüşünden. Anlamsız anlama seansları düzenleniyor her sabah, akşama kadar bir fiil. Gerekliliği tartışılsada sözler veriliyor, dedikodular yapılıyor, haklar sorgulanıyor ve ardından yargılama! Beyin kıvrımları içinde neler döndüğünü anladım dediğin her safhada yeni bir kıvrım kıvrılıyor. Sanki bana inat eder gibi. Nispet yapar gibi. Küfür eder gibi. Peki ya ben? Ben çok mu farklıyım bu müsveddelerden aynı kıvrımlara sahipken.  Kimim ben?  Duygu satıcısı bir mahluk. İşim bu, benim sahip olduğum gömlek bu kadar basit. Duygu satarım. Mutluluk alı...

Şeffaf

Ve en çok da kimi örnek almam gerektiği karıştırdı aklımı. Kime tutsam elimde kalıyor kim tutsa elim kalıyor. 9 yaş sendromunun hissiyatı, babalar kahraman anneler melek ve çocuklar şeker. Kahramanlar yalan melekler muallakta ve şekerler erir. Geriye bir kaç çizgiroman, sahte resimler ve karıncalara ziyafet. Ortaya çıkan vaziyet dolayısıyla şekerler mutlu, melekler karıncalardan muzdarip, kahramanlar ise şeffaf. Fatih Şanşalı