Ana içeriğe atla

Çarpı İki

 Sevgili Günlük;


Bu gün 48 yaşıma basışımın  yirmi birinci saati. Neler değiştiğine anlam vermeye çalıştığım vakitlerden birinde daha beraberiz. Sanırım bu geçen 48 yılda en çok konu olan şey, unutulan onca anı. Beni üzen ise o unutulan anıların yerine yenilerini koyamıyor oluşum. Bu duygusallıktan mı yoksa tam tersi duygusuz oluşum sebebiyle mi anlam veremiyorum. Adımlar atmaya çalışıyorum, hem kendime hem insanlara. Ama beceremiyorum. Yorgunluklar, üzüntüler, kırılmalar da yaşım sebebiyle daha çok yoruyor beni. Sanki beynim her şeyi ikiye çarparak bana geri veriyor gibi. Ne kadar çok üzülürsem o kadar mutlu oluyor gibiyim, çünkü o kadar acıkıyorum aslında negatiflikten çıktığımda pozitife. Ama aynı şekilde dibe vuruyorum bir anda, o da tokluğun getirdiği ağırlıktan olsa gerek. 

Beynimin aldatmalarına hakim olmaya çalışıyorum. Ama bunu bana düşündürtenin beynim olduğunu unutuyorum. Suç mahallini inceleyip katili yakalaması emredilmiş katil dedektif gibi. Kendi delillerimi arıyorum elimle koymuş gibi. Geçen bunca zamandan sonra herkesin dediği gibi insanların, alçak, nankör, duygusuz olduğunu görüyorum. İnsanların alçak, nankör, duygusuz olduğunu söyleyen alçak, nankör, duygusuz insanlar görüyorum. Kendimi sürekli onlardan olup olmadığıma dair tartarken buluyorum. Ama bunu da beynimle yapmam sebebiyle, terazimin alçaklık, nankörlük, duygusuzluk yapmasından şüphe ediyorum.  Şüphe edeni düşününce terazimle baş başa kaldığımın farkına varıyorum. Bu paradoksun içinde tıkılıp kalıyorum yıllardan beri günlük. Kendime güvenemiyorum. Hayır bedenime değil, o bedenin pilotuna güvenemiyorum. Ama lanet olası pilotun bana bunları düşündürtmesi sebebiyle şu an satırlara döktüğüm bu fikre de güvenemez oluyorum. 

Sigaramı yakıyor, derinden bir nefesle kahvemi yudumlayıp dumanı peşi sıra zerk ediyorum odaya. Düşünmeden duramıyorum bu paradoksu. Ama o paradoks diğer düşünceler kadar sahi, gerçek gelirken aynı zamanda düşünmem gereken GERÇEK şeylerle baş başa kalıyorum. Bir baltaya sap olabileceğine emin olan bir adamın balta olma hasretiyle yanıp tutuşuyorum. Bunlar benim naçizane ve aynı zamanda acizlikten küf tutmuş bir hane kıvamında ki beynimden dökülürken onu şikayet ederek geçirdiğim 48. yaş günümden satırlar. Bir 48 daha gider mi sorusu hiç umurumda olmasa da böyle gitmemesi temennisiyle. Bir isyan, yakarış, şikayet, bunalım değil. Yalnızca kendime iç döküşüm. İçimi bile yalnızca kendime döküşümün variyeti. 

Yerimde saymadığım, yaşımla beraber, hiç bir duyguyu ikiyle çarpmadığım, her şeyi olağan yaşama şansına sahip olan bir beyine kavuşmak dileğiyle. 


Fatih Şanşalı

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Dükkan

Düşün düşün düşün!  Sorgula!  Empati yap!  "Hayat sen planlar yaparken yaşadıklarındır!"  Mıdır acaba? "Tam ait olduğum yerdeyim. Derimin altında. İstersem Taj Mahal'de kahvaltımı yapar, istersem Adriyatikte batırırım günümü. Tam ait olduğum yerdeyim. derimin altında"  Olur mu ki öyle? Batar mı güneş Adriyatikte?  İnsanları anlama senesi. Her tamam diyişin altından yeni bir numune baş veriyor kemiğin ete bürünmüşünden. Anlamsız anlama seansları düzenleniyor her sabah, akşama kadar bir fiil. Gerekliliği tartışılsada sözler veriliyor, dedikodular yapılıyor, haklar sorgulanıyor ve ardından yargılama! Beyin kıvrımları içinde neler döndüğünü anladım dediğin her safhada yeni bir kıvrım kıvrılıyor. Sanki bana inat eder gibi. Nispet yapar gibi. Küfür eder gibi. Peki ya ben? Ben çok mu farklıyım bu müsveddelerden aynı kıvrımlara sahipken.  Kimim ben?  Duygu satıcısı bir mahluk. İşim bu, benim sahip olduğum gömlek bu kadar basit. Duygu satarım. Mutluluk alı...

Şeffaf

Ve en çok da kimi örnek almam gerektiği karıştırdı aklımı. Kime tutsam elimde kalıyor kim tutsa elim kalıyor. 9 yaş sendromunun hissiyatı, babalar kahraman anneler melek ve çocuklar şeker. Kahramanlar yalan melekler muallakta ve şekerler erir. Geriye bir kaç çizgiroman, sahte resimler ve karıncalara ziyafet. Ortaya çıkan vaziyet dolayısıyla şekerler mutlu, melekler karıncalardan muzdarip, kahramanlar ise şeffaf. Fatih Şanşalı